1. Haberler
  2. Yenişehir
  3. EN ÇOK GÜNEŞİN BATIŞINI GÖRMEK İSTERDİM

EN ÇOK GÜNEŞİN BATIŞINI GÖRMEK İSTERDİM

featured
service
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Saçlarımı boyatayım, bir sürü makyaj malzemesi alıp sık sık makyaj yapayım.

   Gözlerime rimel süreyim mesela, dudaklarıma renkli rujlar süreyim ki ilgi çeksin.

   Marka kıyafetler alayım örneğin, ayakkabım bilmem ne markası olsun, montum havalı olsun. Markaları ön plana çıksın giydiğim giysilerin.

   Ağzımı yaya yaya konuşayım, Türkçe ile ilgisi olmayan kelimeler seçeyim konuşurken insanlar bir halt sansın beni.

   Maalesef ki günümüz genç kızlarının çoğu yapar yukarıda yazdıklarımı.

   Ama Ayşe Nur Derse öyle yapmıyor.

   3 Aralık Dünya Engelliler gününde dünyalar güzeli, görme engelli Ayşenur Derse ile bir söyleşi yaptım.

   Her telden konuştuk kendisi ile. Bana şiir okudu kendi sesinden, sonra birlikte türkü söyledik. ‘Kırmızı gül demet demet dedik’ en duygusalından.

   Sonuçta ortaya harika bir söyleşi çıktı diyebilirim.

   O benden bir şeyler öğrendi, ben de ondan.

   Ayşe Nur Derse 23 yaşında. Doğuştan görme engelli. ‘Biz arkadaşlarla birbirimize kör deriz.’ diyor. Kendisi ile barışık. Türkçe öğretmeni oldu.

   O ortaokulu okurken tanışmıştık kendisi ile. Ondan sonra bir çok etkinlikte bir araya gelmiştik aslında. Ama şimdi yeni tanışıyormuşuz gibi yeniden başladık her şeye. Bundan sonra sık sık bir araya gelmek için de sözleştik.

   Şimdi sözü kendisine bırakalım.

   ‘Ben Yenişehirliyim. Burada doğdum. İlk ve ortaokulu Çanakkale Gelibolu’da görme engelliler okulunda okudum. Lisenin 3 yılında Yenişehir’deydim. Son yılında da İnegöl’de okudum.

   Liseden sonra, girdiğim ilk sınavda ilk tercihim olan Karadeniz Teknik Üniversitesi Türkçe öğretmenliğini kazandım. Şu an 23 yaşındayım. Doğuştan görme engelliyim. Kendimle ve geçmişimle çok barışık bir insanım aslında. Ancak ilk ve ortaokul yıllarımda çok sıkıntı çektiğim olaylar yaşadım. Şartlarım klasik okul şartlarıydı. Ama ben koşulların daha iyi olmasını hep isterdim, bunu büyüdükten sonra anladım. Koşulların iyileşebilmesini sağlayabilecek yetkinlikte olanlar her şeye gözlerini kapatmayı tercih ettiler, bunu hazmetmekte hala biraz güçlük çekiyorum. Mesela bizim okulumuzda kantin yoktu. Dışarıya çıkma şansımız hiç yoktu. 12’de öğle yemeği yerdik. Akşam 6’da akşam yemeği yerdik. Arasında acıkırsak hiçbir şey yiyemezdik. Yemeği beğenmediğimiz zaman aç kalırdık. O yüzden mecbur yemek zorundaydık. Bunları müdahale etme şansımız olmazdı. Çok fazla disiplin vardı. Disiplinden dolayı pek ağzımızı açamazdık. Bugünkü açık sözlülüğümün temeli, belki o günlerdeki baskılanmamdır.

   Ardından Yenişehir’e liseye geldim. Olumsuz tüm şartlara rağmen, Çanakkale’de eğitim çok iyiydi. Temelim ciddi anlamda sağlamdı. İngilizce ve matematik gibi genelde sevilmeyen dersleri ben seviyordum, anlayabiliyordum. Lisede zorlandım. Diğer arkadaşlarım benim kadar iyi değildi. İlk ve ortaokulda bire bir ilgi görmeye alışmıştım. İngilizce ve matematik düzeyim şu an yerlerde. Çanakkale’de okulum tek katlı olduğu için lisede sıkıntı çektim. Orada 3 ay boyunca hiç okuldan dışarı çıkmadığımız dönemler olurdu. Lisede 3-4 katlı binalar, 30 kişilik sınıflar, her yerde insanlar görünce epey bir bocaladım. Burada kimseyi tanımıyordum. Kimsenin umurunda değildim. Kimse beni tanımıyordu. Sınıfa geldim. Görme engelliyim. Sınıfta arkadaşlarımın tepkisi önce merak sonra umursamazlık oldu. Ben de sosyal bir insan değildim, belki de ondan bu soyutlanmayı yaşadım. Yatılı okulda sosyal olma şansımız zaten yoktu ve lisede de ben bunu pek aşamadım. Lise de lavabo kantin gibi işlerimde çok zorlandım. Ama öğrendim. Kantine gitmem gerektiğinde acıktığım son noktaya kadar dayanıyordum ve en sonunda arkadaşlarımdan yardım istiyordum mecburen. Lise yıllarımda hiçbir öğretmen ya da arkadaşım bir ihtiyacımın olup olmadığını sormadı. İsim vermeyeceğim bir İngilizce öğretmenim vardı, onu bu grubun dışında tutmazsam kendisine vefasızlık etmiş olurum. Ama sadece yarım dönem dersime girebildi ve tüm değerli insanlar gibi hayat, kendisini aldı benden.

   Üniversiteye ilk başladığımda da sıkıntılar yaşadım. Ama bu sıkıntıları aştım zamanla. Kulüplere katıldım. Aslında çoğu engelli okur. Çünkü okumaktan başka çaresi yok. Üniversite bitikten sonra tekrar Yenişehir’e döndüm.

   İnsanların hiçbir şeyi beni üzmüyor. Değiştirebileceklerim için mücadele ediyorum, değiştiremeyeceklerimi zaten kabulleniyorum. Çoğu konuda nötrüm. Şuna eminim: Bizimle yani engellilerle konuşmak isteyip de konuşmayan çok insan var. Tepki göstereceğimizden çekiniyorlar. Halbuki günaydın deseler ne diyeceğim ben onlara. Bizden çekinmelerine gerek yok. İnsanım sonuçta ben de. Bunun bir nedeni de yine bizim görme engelli arkadaşlar. Bir vatandaş yardım edebilir miyim dediğinde “Ben zaten yolumu biliyorum, sen mi öğreteceksin?” diye tersliyorlar insanı. İnsanlar da doğal olarak çekiniyor. Yani ben olsam, belki ben de bir engellinin yanına yaklaşmam o tepkiden sonra. Fakat şunu unutmamak gerekiyor: Engelli olmayan insanları nasıl tek bir kalıba sığdıramıyor, farklı karakter özelliklerini kabul ediyorsak, bu engellilerde de böyle. Herkesin karakteri farklı. Engelli olmak, insanları standartlaştırmıyor.

   Boş durmayı hiç sevmiyorum. Şu an evde kitap seslendiriyorum. Ney, piyano, bağlama kurslarına gidiyor, Türk Halk ve Türk Sanat müziği korolarına katılıyorum. İlçede değerli birkaç insan ile düşündüğümüz birkaç proje var. Bunları Belediye Başkanımızla görüşüp hayata geçirmek istiyoruz. Örneğin akıllı duraklar için öykü ya da küçük hikayeler seslendirmek istiyoruz. Birkaç aydır aslında kendi kabuğumdaydım ama şimdi yeniden başlıyorum bir şeyler yapmaya.

   İçi boş bir insan olmak hiç istemedim. Klasik bir Türkçe öğretmeni olmanın düşüncesi bile beni korkutuyor. Türkçe öğretmenliği, çocukların hayatlarına dokunmaya çok müsait bir alan. Bu sebeple çok iyi gözlem ve dikkat gerektiren, zor ve bir o kadar da keyifli bir branş. Bu yüzden dersin dışında da faal bir öğretmen olmak hedefindeyim. İdealist ruhtan vazgeçmememiz gerekiyor. Bu arada akademisyen olmak da istiyorum. Bunun için de çalışıyorum. Yazmayı da okumayı da çok seviyorum. Dolmadan taşamazsın derdi bizim öğretmenlerimiz. Ben fikir kitaplarını okumayı çok seviyorum. Dünya klasiklerinde eksiklerim var onları tamamlamaya çalışıyorum. Gören insanlar gibi okumuyorum, teknolojiyi kullanıyorum. Bilgisayarıma okuyacağım kitabı indiriyorum ve oradan sesli olarak dinliyorum.

   Zaman zaman keşke görme engelli olmasaydım dediğim oluyor. Örneğin 2-3 ay önce dedem rahatsızdı. Annemle hastaneye gittik. Acele ile yanıma bastonumu da almamıştım. Annemle otururken doktor annemi çağırdı ve annem telaş içerisinde doktorun yanına gitti. Bastonum yok bilmediğim bir mekan hiçbir şey yapamadım. Annem uzun süre yanıma gelemedi ve dedemin durumu da kritikti bende gidemedim. Buna çok üzüldüm.  Birisi gelip bilgi versin diye bekledim ve bu benim içime çok oturmuştu.

EN ÇOK GÜNEŞİN BATIŞINI GÖRMEK İSTERDİM

En çok doğa manzaralarını, ressamların çizdiği resimleri ve güneşin doğuşunu, batışını görmek isterdim. Kendimi merak ettiğimde birisine kendimi betimletebilirim. Ama bir doğa manzarasını her anlatan başka türlü anlatır. Örneğin Davinci’nin bir tablosunu betimletmek istesem herkesten farklı yorumlar çıkar. Ben şunu merak ediyorum örneğin. Ben görsem o tablodan ne anlarım. Mesela seni hiç merak etmiyorum. Çünkü senin ruhunu biliyorum ben. Senin kalbini, fikirlerini anlayabiliyorum. Kaşını gözünü merak etmiyorum çünkü bunlar, bendeki seni değiştirmeyecek. Örneğin, “aileni de mi merak etmiyorsun?” diye sorarlar hep ve etmediğimi söylediğimde, onlara değer vermiyormuşum gibi algılarlar. Fakat düşündüklerinde, yahu bu benim ailem, zaten hepsinin ruhunu biliyorum. Saçlarının, fiziklerinin benim için bir önemi yok.

   Önceden insanları tanımak için soru sorardım. Ama artık o yöntemi bıraktım. Şimdi soru sormamanın tanımaya zemin hazırladığını fark ettim.

   Öğretmen olduğumda ilk dersimde öğrencilerimin kendilerini rahat hissetmelerini sağlardım. Kendimden değil onlardan bahsetmeyi tercih ederdim. Görme engelli olmak öğretmenlik için asla dezavantaj değil. Ben insanları algılamaya çok çalışıyorum. Örneğin siz birisini tanımak için göz teması kurarsınız, ben de hislerimi ve algılarımı olabildiğince açık tutmaya, çok iyi gözlem ve analiz yapmaya çalışırım hep. Öğrencilerimle göz teması kurabilseydim elbette çok güzel olurdu. Ama şunu bilmiyoruz. Göz teması kurarak siz mi daha iyi bir iletişim kurardınız; yoksa göz teması kurmadan ben mi?

   İnsanların bana engelli olduğum için özel bir davranış seçimi yapmasına gerek yok. İnsan gibi davransınlar yeter başka bir şey istemiyorum. Sana insanlar nasıl davranıyorsa bana da öyle davransın.

   Hayatımda hiç küfür etmedim. Çok kızdığımda ‘Hay…’ der susarım. Üslubumu hiç bozmam.

 

KEYİFLİ BİR HÜZÜN

   Çoğunlukla mutlu bir insanım ben. Mutsuz olmaya yönelsem pek çok sebep bulurum. Ama niye bulayım? Mutluluk ve mutsuzluğun hayat koşullarından bağımsız, insanın kendisine bağlı kavramlar olduğunu düşünüyorum. Çok duygusalım. Bazen ağlarım ama kendi kendime ağlarım. Olaylara ağlamam ben. Bir kitap okurken ya da yazarken bir hüzün çöker. ‘AMA KEYİFLİ BİR HÜZÜN’ o zaman ağlarım için için. Bazen göz yaşı da dökerim. En çok mutlu olduğum zamanlar en çok hüzünlü olduğum zamanlardır. Acı duymak, hüzün duymak hayatı hissetmeyi sağlar. Her şey yolunda giderse yaşadığını hissedemezsin.

   İnsanlara hiç güvenmem. Kendi işimi kendim yaparım.  İnsanlarla seviyeliyimdir. Kimseye sarılmayı sevmem mesela. Sarılmak istediğim insanlar çok nadir de olsa elbette olur fakat o zaman da bunu belli etmeyi beceremem. Açık sözlü bir insanım. Bildiğim doğruyu söylerim. Ama bir çok şeyi kendi içimde yaşarım. Hiçbir tabum ve batıl inancım yoktur. Saygı duymayı çok severim. Hayattan çok zevk alıyorum. Kitaplar, yazmak, müzik, yeni yerler keşfetmek, değer verdiğin ve yanında iyi hissettiğin o nadir bulunan insanlarla saatler geçirmek… Yaşamıma anlam katan şeyler, bu güzelliklerdir.

   Yazmak çok rahatlatır beni. Yazdığım anları çok severim. Gündüz yazamam. Ama bazen her akşam yazarım. İnsanlarla olmayı çok seviyorum aslında. Ama yalnızlığı daha çok severim. Bazen yalnızlık canımı sıkar üzülürüm oturur ağlarım. Ama o durumlarda bile kimseye sığınmam.

  

   Son olarak şunu söylemek isterim. Yabancı kelimeleri kullananlar beni çok üzüyor. Türkçe konuşsunlar. İnsanlar kendilerini tanırlarsa daha iyi ifade edebilirler. Kelimeler yetersiz diyorlar ya hani. Öyle bir şey yok. Kelimeler her şeye yeter.

   Bir engelli olarak da engellilerden şunu istiyorum. Sosyallik çok önemli bir şey. Evde oturduğunuz sürece sizi kimse tanımıyor. İnsanlarla iletişim kurun. İnsanlara kendi varlığınızı siz fark ettireceksiniz, kimse sizi keşfetmez, kimse sizi sizden daha fazla önemseyip sizin için sizden iyi mücadele edemez. Engelli olmayanlara ise şunları söylerim: Bana kim ne derse desin kör desin, görme engelli desin hiçbir önemi yok. Ben kendimle barışık bir insanım ve engelli olmam mutlu olmama engel değil. Toplumda insanlar engellilere İNSAN gibi yaklaşsın yeter. Hiç görmeyeceğimi bilmek beni hiç yıpratmıyor. Ben gerçekçi bir insanım. Bu gerçeği bilmek beni neden üzsün.

Evet…

   33 yıllık gazetecilik yaşamımda en fazla keyif aldığım söyleşi bu oldu desem abartmamış olurum. Dedim ya Ayşenur benden bir şeyler öğrendi ama ben ondan çok şeyler öğrendim. Hep söyleriz ya engel kalpte olmasın diye. Ayşenur kendi deyimi ile kör olabilir, görme engelli olabilir. Ama o kadar güzel yüreği var ki. İşte önemli olan da bu benim için.

   İyi ki seni tanımışım Ayşenur… İyi ki varsın. Hep böyle sevgi dolu olman dileklerimle.

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
0
vir_sl_
Virüslü
EN ÇOK GÜNEŞİN BATIŞINI GÖRMEK İSTERDİM
Yorum Yap

Tamamen Ücretsiz Olarak Bültenimize Abone Olabilirsin

Yeni haberlerden haberdar olmak için fırsatı kaçırma ve ücretsiz e-posta aboneliğini hemen başlat.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

KAI ile Haber Hakkında Sohbet
Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.